16 Şubat 2009 Pazartesi


Sanat ve akıl hastalığı:


Sanat terapisi antik çağlarda geleneksel bir yöntem ve aynı zamanda da günümüzde de çağdaş psikiyatrinin bir parçasıdır. 20. Yüzyılın ilk yarısında artan bir biçimde imgeler, insan hisleri ve bilinçdışı ile ilgilenmeye başladı. Bu inancın neticesinde sanatla insanın iç dünyasındaki doğa dışa vurulmaya başladı. Fransız psikiyatristler hastalar, çocuklar, primitif sanatçılar arasında bağlantı olduğunu fark ettiler. 1912 den önce Avrupa’ lı psikiyatristler Emil Kraepelin ve Karl Jaspers hastaların desen çalışmalarının psikopatalojilerini anlatmaya yardım ettiğini gözlemlediler. Fakat tin ve görsel dışavurumun kapısında ki kilit Sigmunt Freud’ un geliştirdiği bilinçaltı ve rüyalardan imgelerinden yararlanarak yazdığı teorilere kadar açılamadı. Freud hastalarıyla rüyalarını betimlerken dilin yetersiz kaldığı yerleri çizim yaparak anlatmalarını söyleyerek kayıtlar oluşturdu. Bu gözlem insan ruhunu ve iç dünyasını sanatsal dışavurumla anlamanın yolunu oluşturdu ve ilham verdi. Freud aynı zamanda sanatsal kavramları klinik çalışmalarının içine aldı. Kendi çalışmalar ve görsel çalışmalar üzerine birçok teori üretti.Daha sonra Carl Jung kolektif bilinçdışı kavramlarını, haç kültürü sembollerini ve arketipleri, sanatın ve mitolojinin içinden gelenleri inceledi. Sanat Jung’ un kişisel ilgi alanıydı, desen, resim, yontma sanatları hayatının içindeydi. Rüyalarını görsel sanatlarla kaydetti ve deneyimledi. Junk görsel sanatların koşulların da kendini anlamayı ve duygularına ulaşmayı deneyimledi. Bilinçdışı çalışan zihnin bu yolla dönüşebileceğini ve iyileşebileceğini gördü. Jung bilinçli duyguların yüklü imgelerinin çok önemli olduğuna inanırdı, çünkü eğer bilinçaltı bırakılırsa kişinin davranışlarında olumsuz yansımalara neden oluyordu. O rüyalarını, anılarını, bilinçaltında saklananları sanat aracılığıyla dışarıya taşıdı ve sanatsal imgelerle hissetti.Jung özellikle hastalarda ve kendisinde sanatla çalışırken özellikle mandala ve çembersi formlar (magic circle/ büyülü çember) üzerinde durdu. Freud’ dan farkı Jung hastalarını sıklıkla rüya imgelerini desenlemeleri için yüreklendirdi. “Bizden önce olanı görmek için resim yap” ve “İçselliğimiz de gördüğümüzün resmini yapmak alternatif sanattır” dedi. Sonuçta Jung imgelerle ruhun arasındaki bağlantıyı anladı. Yaradılışta var olan evrensel simgeleri, arketiplerin simgelerinin içindekileri anlayabilmek için geliştirdi. Freud ve Jung psikanalitik uzmanlığın içine ve psikiyatrik topluluğun içine rüyaları ve sanatsal imgeleri genel ilgi alanı olarak aldı ve yerleştirdi. Freud ve Jung psikoterapiye başlarken dilin her zaman yeterli olmadığını, hayaller ve sanatsal biçimlerin sözlere yardım ettiğini not ettiler.19. yüzyılın sonlarında akıl hastası insanlarla sanatsal çalışmalara ilgi başlamıştı. Oldukça saygın Fransız psikiyatrist Ambroise Tardieu 1872’ de akıl hastalıkları üzerine yayınladığı kitapta akıl hastalarının sanat yapıtlarında benzer özellikler kullandığından söz etmişti. 1876 ve 1888’ de Fransız psikiyatrist Paul Max Simon akıl hastalarıyla yaptığı desen çalışmalarında daha kapsamlı bir dizin ortaya çıktığını açıklamıştı. Simon, “sanat ve psikiyatrinin babası” olarak nitelendirilebilir ve bunu kanıtlayan akıl hastalarıyla çalışılmış çok büyük bir resim koleksiyonuna sahipti.1920’ lerde Hans Prinzhorn psikiyatristlikten sanat tarihçiliğine döndü. Diğer doktorlardan ve hastanelerden ( Almanya, İsviçre, Avusturya ve Hollanda) gelen ve kendi hastalarının yaptığı resim, desen ve heykellerden 5000 den fazla parçayı koleksiyon haline getirdi. 500 den fazla hastanın çalışmalarıydı bu parçalar. Daha sonra Prinzhorn’ un öncülüğünde bu eserler insan içine çıkmaya başladı. Bilinen çağdaş fenomen dışarıdaki sanat “Zihinsel Sanatsallık III” oluştu. Prinzhorn koleksiyonuna daha çok psikopatolojik sanatçıların işlerini aldı. İnsanlığın temel ihtiyaçlarının kendi dışavurumu, ilişkiler ve görsel biçimleri içeren oyun, dekorasyon, semboller ve fikirlerin organize edilmesi olduğuna inandı. Prinzhorn akıl hastası olsun olmasın tüm insanların sanat yapımında ki yaratıcı sürecin psikolojik bütünlüğü ve iyi hissetmeyi sağladığını gözlemledi. Bu sanat eserlerinin “evrensel yaratım dürtüsü” olduklarını ve sanatınla kendini ifade ederek hastalığın dertlerini anlattıklarını düşünerek koruma altına aldı.Prinzhorn’ la, Jung’ un arketipler (ilk örnek) ve kolektif bilinçdışı ile ilgili düşünceleri birbirine uyuyordu. Bunlarla aynı zamanda İsviçreli psikiyatrist Walter Morgenthaler akıl hastalarının sanat işlerini biriktirmeye başlamıştı ve Adolf Wolfli ile birlikte bir sanat kitabı yayınladı. Wolfli 30 yıldan fazla bir psikiyatri kliniğine kapatılmıştı, ona ait karmaşıklık, renkler ve detaylarla çok sayıda desen yaptı. Wolfli biçimsel sanat çalışmıyordu, kendiliğinden ve malzemeler bitine kadar iş üretiyordu.Sanatsal dışavurumun psikopatolojisine olan ilgi içinde bulunduğumuz zamana kadar taşındı. Sanat tarihçilerinin, psikiyatristlerin, akıl hastalıkları uzmanlarının ve sanatçıların üzerinde akıl hastası insanların sanat eserlerinin büyüsü devam etmektedir. Buradaki en önemli çekicilik bu işlerin biçimsel olmayışı ve kendiliğinden gelişen işler yaratılmasıdır. Bu eserler güzel gözükmekle beraber bazı sanatçılar ve sanat tarihçileri tarafından naif ve primitif olarak değerlendirilmektedir.

Kaynakça: Cathy Malchiodi- The Art Therapy Sourcebook

1 yorum:

  1. Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.

    YanıtlaSil